P.S.L

11 notes

Direnmek elinizdeydi, bu neydi
Çünkü ey paralar, bültenler, sabah gazeteleri
Banka müdürleri, şirketler, tröstler ve karteller
Ey papa XXIII. John ey, bütün din kitapları, nükleer denemeler
Ey sizi bir şeylerle durmadan değiştirenler…
Edip Cansever - Tragedyalar (via dolapbeygiri)

2 notes

"Bir travma laboratuarının kobayları olduğumuza inanmamamız için hiçbir neden yok, hatta yurttaşlığın saklı tanımının bu olduğundan hiçbir şüphem kalmadı. Deneyin üst başlığı: neye ne kadar dayanabilirler? Dayanma derecemiz insanlığımızla ters orantılı, bu türden dayanıklılığı arttırılmış insanların genetik yapısının giderek mantarlara benzediği konusunda ciddi bilimsel çalışmalar da mevcut(!) . Evet, deneyin nihai hedefi bu: adına yurttaş denen mantarlar üretme; çünkü bir mantar soru sormaz, acı çekmez, görmez, işitmez, hesap sormaz. Bir mantar ancak zulümler karşısında susmanın vatanın bekası için gerekli olduğuna ikna edilebilir, neden sorusunun bile hainlikle eşdeğer olduğunu kabul edebilir, ölmüş çocuklara, yanmış bedenlere, sahipsiz mezarlara bir şarkı klibine bakar gibi kayıtsız bakabilir.

Bir mantar ancak “Hayata Dönüş Operasyonu”ndan sonra boğulmadan nefes alabilir, -daha da fazlası- olan biteni haklı bulması için verilen gözdağlarına sessizce uyabilir, bunun adına da gazetecilik, habercilik, vatanseverlik falan diyebilir.

Şöyle diyebiliriz,  hayata dönüş operasyonunu gerçekleştiren güçlerin cesaret aldığı nokta buraya bağlı olmalıdır;  bir yurttaş olarak mantarlık hayata geçirildikçe, kimse, “Ne oluyor kardeşim, bu yaptığınız bırakın hukuku falan insan olmanın temel yasalarına aykırı” demedikçe- koro halinde- ülkeyi, her istediklerini yapabildikleri bir vahşi oyun yeri olarak görebilirler.  Emin oldukları tek şey, hesap ödemeyecekleridir. Hesap ödemedikleri gibi her türden insani refleksi “suçu ve suçluyu övme” maddesinden yargılayarak, toplumsal muhalefeti imkansız kılacaklardır. Oysa sıradan bir demokrasinin yürürlükte olduğu bir ülkede, hayata dönüş operasyonuna göz yummak suç kapsamında olurdu, çünkü insan yakmak, insanın yakılmasına ses çıkarmamaktan daha ağır bir suç yoktur. Dolayısıyla eğer buna da ses çıkarmayacaksak neye çıkaracağız, yanlışa yanlış demeyeceksek, “Bunu yapmaya kim olursanız olun hakkınız yok” demeyeceksek, neye itiraz edeceğiz, ‘mantarlar sote mi yoksa ızgara mı olsun’ diye mi tartışacağız. Ben mantar sevmem.

Operasyon sekiz bin üç yüz otuz beş asker, binlerce çevik kuvvet, binlerce gardiyanla ve yirmi binin üzerinde gaz bombasıyla gerçekleştirildi, hayata döndürülenlerden ise elli beş kişi sakat kaldı, Bayrampaşa’da on iki kişi öldü, altı kadın da yakıldı. Fosfor bombalarıyla eritilen bedenlerin öyküsünü okuduk sonra, yananlara benzinle ıslatılmış battaniye uzatan görevlileri dinledik. Sonra hiçbir şey olmadı, hayat olduğu gibi kaldı, haber yasağına titizlikle uyuldu, hep beraber susuldu, sesi çıkan bir avuç insan da her zamanki gibi marjinal ilan edilerek etkisizleştirildi, bir kamuoyu bile yoktu, sokaklara dökülmedi, bütün bunlar oldu bitti, sessizce evlere girildi ve çıkılmadı. Hiçbir yerde küçücük bir kıyamet bile kopmadı, yer sarsılmadı, insanın insanı yakması bir yardım olarak kayıtlara geçti ve kimse delirmedi, utançtan ölmedi.

Adı “Hayata Dönüş Operasyonu”ydu, ölenler direnerek öldüler, kendi hapishanelerine ordusuyla girenlerin aczini mühürlediler, ölü bedenlerini korkmadan çarptılar yüzlerine, yenilmediler. Yenilgi sokağa aitti, bir ateşe kağıt gibi insan atanlar karşısındaki suskunluğa, korkunun kemirdiği ruhlara aitti.

Adı “Hayata Dönüş Operasyonu”ydu, çok uzak zamanlarda kaldığı vaaz edilen arkaik insanlığa ait ürkütücü bir anlatı gibiydi, tarihin karanlık dehlizlerine eklenmiş bir halka gibiydi, etimize basılmış kızgın bir mühür gibiydi, biz unutmadık, siz hatırladınız mı?

1.Kadın:  Aralık ayında uğursuz bir ocak tütüyor, içimiz ateşten dışımız buzdan. Usulca külleri deşiyorum ocakta kalan.  Ağlayayım diyorum ağlayamıyorum.  Alıp külleri uzak nehirlere savuruyorum, uzak nehirlere arkadaşlarımın isimlerini haykırıyorum. Bana dağlar seslensin onların adını.

2.Kadın:  Şimdi   kim ateş dese elimi bir buza uzatıyorum. Yanan bir mumu aynanın karşısına koyup titrek alevinde geçmişten kalan yüzler okuyorum. Aynadaki yüzlere usulca üflüyorum, onların yüzlerini   kalbime kazıyorum, ayna buğulanıyor ve anlat diyor. Anlat mum sönmeden, yüzler silinmeden. Nasıl diye soruyorum, sözcükler dilimi yakıyor, nasıl diye soruyorum aynaya?

3. Kadın: Geceleri bir rüzgar getiriyor anılarını, sabahları güneşli bir gök taşıyor. Bir dil arıyorum öfkeme giydirecek, öfkemi giydirecek bir dil arıyorum. Hançere benzeyen bir dil arıyorum.

1. Kadın: Yas elbisemi yırtarak çıkarıyorum, onları, kız kardeşlerimi susmuyorum, bağırıyorum. Kulaklarınızı yırtacak bir ses arıyorum, onlardan korkanların zulmü korkutmuyor beni, bir korku imparatorluğuna ülke diyenler korkutmuyor beni, sesime, gidenlerin sesini katıyorum, o sesle hayata katılıyorum. Yalanlar dökülüyor tarihin duvarından, seslerimiz çatlatıyor aldanış aynalarınızı. Unutulmasın diye geçmişi anlatıyorum. Susmuyorum kız kardeşlerimi bağırıyorum.*

Adına “Hayata Dönüş Operasyonu” demişlerdi.”

Süreyya Karacabey

49 notes

Onlar birbirlerini yerken biz ne edelim?

Onlar kendi işlerini halledip, yeni bir güçler dengesinin ifadesi olan bir uzlaşmaya vardıklarında, yenilenmiş bir hâkimiyet sisteminin şartlarında anlaşmaya vardıklarında, varma süreçlerinde, olan, yeniden bizlere olacak. Sorumluluk hepimizin üzerinde. Gezi direnişinin egemenler arası yeni kayıkçı döğüşünün nesnelerinden biri haline gelmesine izin vermeyelim. Gezi’yle en coşkun ifadesini bulan yeni sokak siyasetini bütün gücümüzle bu meflûç, bu lime lime olan siyasal sistemin topyekûn karşısına çıkartalım.

36 notes

Karşının solcusu ya da Gezinin Ruhu

Veysel İşbilir ve Reşit İşbilir…

Onları polis bir protesto gösterisinde öldürdüğü için tanıdık. Tıpkı 19 yaşında dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ı ya da Ethem Sarısülük’ü tanıdığımız gibi… Biri 34 diğeri 32 yaşındaydı. Birinin 4 diğerinin 2 çocuğu vardı. Polis ‘yasadışı gösteriye’ müdahale etmek için havaya ateş açmıştı ve Veysel ile Reşit uçabildikleri için bu kurşunlarla ölmüşlerdi. İyi yakalamışlar çünkü ön otopsi raporuna göre, Reşit İşbilir’in 6 kurşunla, Veysel İşbilir’inse 2 kurşunla yaşamını yitirdiği ortaya çıktı.

Ülkenin İçişleri Bakanı” Yüksekova’da polisimize yakın mesafeden 50 uzun namlulu silahla saldırıldı, polis havaya ateş açtı 2 gösterici öldü.” Açıklaması yaptı. Medya “göstericiler polise ateş açtı” dedi. Ve birçok insan buna inandı hatta alkış tuttu. Tıpkı daha önceleri olduğu gibi… Oysa bu ülkede çok değil 6 ay önce Gezi Direnişi diye bir şey yaşanmıştı. Ve günler süren o direnişte tüm ülke (ya da ülkenin yüzde ellisi) basının ve devletin tüm açıklamalarına rağmen polis şiddeti denen şeyin ne olduğunu öğrenmişti. Ülkenin batısında olduğunda şiddet olan, zulüm olan şey ülkenin doğusunda yani Kürt illerinde yaşanınca değişmez. Karşının taksisi misali karşının solculuğunu yapıp yaşadığınız zulmü kendinizden menkul görmenin zamanı ve mekanı Gezi ile birlikte bitmiştir.

Devlet şiddeti memleketin neresinde olursa olsun devlet şiddetidir. Kürt illerinde yaşayanlar bunu yıllardır biliyor çünkü neredeyse her gün yaşıyorlar. Ülkenin batısı bu şiddeti 6 ay kadar önce yaşadı ve gördü. Zulme karşı direnmek meşru ve haklı olduğu için onbinler günlerce sokaklarda polis şiddetine karşı direndi. Ve o süreçte oluşan bu direnme bilincine Gezi Ruhu denildi…

Gezi eylemlerinin üzerinden 6 ay geçti. 6 ay insanlık tarihinde uzun bir süre değildir. Ve hiç kimse 6 ay önce yaşananları unutmuş falan da değil. 6 ay önce memleket sokaklarında yaşanan polis şiddetinin de izleri hala duruyor. 6 ay önce sorulan sorular da orta yerde duruyor. Şimdi Gezi’de sokağa çıkan yüzbinlerin önemli bir kısmının şimdi yanıtlaması gereken başka bir soru var…

Veysel ve Reşit Balıkesir’de polis tarafından öldürülseydi “ama onlar da terörist” denecek miydi? Yoksa zulme karşı direnmenin meşru olduğu bir kez daha hatırlanacak mıydı?

Devlet zulmünün Doğusu-Batısı, Kürdü- Türkü, haklısı- haksızı olmaz. Zulme sessiz kalan ise biraz insanlığından olur. Böyle bir zulümde hala ölenin kimliğine bakıp acı paylaşma hesabı yapıyorsan kardeşlik safsatalarını kenara bırakıp o çok korktuğunuz bölünmenin aslında çoktan başlamış olduğunu kabul etmeniz gerekir.

Ve kim olursa olsun bir insanın polis kurşunuyla hem de 6 kurşunla öldürülmesi cinayettir, suçtur, zalimliktir. Bu zalimliğe kılıf bulmaya çalışmak daha büyük zalimliktir. O tetiği çeken elden farkın kalmaz.

Acıyı ulusa göre ayırıyorsan, zulmü ulusa göre ayırıyorsan zalimden farkın kalmaz. Sen de zalimsindir.

Ey acıyı tasniflendirip, ulusuna göre şekillendiren akıllar… Siz böyle ayırdığınız için Abdullah Cömert öldü.

Uğur Kaymazların ölmesi karşısında sustuğumuz için Ankara’nın orta yerinde vuruldu Ethem. Eteklerinde Ceylan’ın kemiklerini toplayan annesinin acısına ortak olmadığınız onu görmediğiniz için Ali İsmail Eskişehir’de sokak ortasında döve döve öldürüldü. Ve şimdi yine siz Veysel’in ve Reşit’in ölümüne sustuğunuz için başka bir yerde polis birini daha öldürme hakkını kendinde bulacak. Ve o belki bir gün sizin çocuğunuz olabilecek…

Şimdi bu yazıyı okuyup benim objektif olmadığımı söyleyenler olacaktır. Evet değilim… Bir günde iki kişinin polis kurşunuyla öldürüldüğü ve insanların sustuğu sonra o iki kişin cenazesinde bir kişinin ağır yaralandığı bir yerde ben objektif olamıyorum. İyi ki de olamıyorum.

Bir kız çocuğunun babasının mezarına kapaklanıp ağladığı yerde ben objektif olamıyorum. İyi ki de olamıyorum.

Objektif olacaksak, siz “Biz Kürtleri ne vakit düşman görmeye başladık? Neden, ne kadar zalim olduk, bizi kim böyle yaptı?” Diye sormakla başlayabilirsiniz.

Gerçekten objektif olmaktan bahsediyorsanız “cezaevleri neden siyaset yapmak isteyen bu meseleyi demokratik yollarla çözmek isteyen Kürt siyasetçileri ile dolu” diye sormakla başlayabilirsiniz.

Geçmişte yaşananları saymazsak iki ölüye ve onlarca yaralıya rağmen Kürtlerden hala makul olmalarını beklediğinizi sormakla başlayabilirsiniz.

Barış, dayanışma ya da Gezi Ruhu öyle çağırmakla gelen bir şey değildir.

Barış, 20 yaşında vatan sağ olsun diye üniformalar giydirilip kendi yaşındaki kardeşlerini öldürmeye gönderilen ve üzerinde kırmızı bayrakla evlerine gönderilen gençler için üzüldüğünüz kadar üzerine bombalar, kurşunlar yağdırılan Kürtlere üzülmediğiniz için gelmiyor.

Dayanışma, “Askerlerimiz kaçırıldı, binlerce şehidimiz var” deyip acı yarıştırdığınız için olmuyor. Çünkü bu savaş ölmekle bitmeyecek. Ki en çok Kürtler öldü ve hala ölüyor. Ve unutmayın gerilla cenazelerinden sonra sizin evleriniz taşlanmıyorsa az öldükleri ya da evlatlarını sizin evlatlarınızdan daha az sevdikleri için değil; gerçekten barış istedikleri içindir. Yani sizin acınız daha büyük değil onların acısından onların ki tevekkül.

Kendi yaşadığınız acıya ağlıyor, kendi yaşadığınız zulme başkaldırıyor ve direnmeyi meşru görüyor fakat başka bir coğrafyadaki zulmü mazur ve haklı görüyorsanız tutarlılık konusunda sakatlanmışsınız demektir gidin ruhunuzu bir doktora gösterin.

Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir insan hem ırkçı hem de sosyalist, hem şovenist hem de demokrat olamaz. Hiçbir yerinde hiçbir insan hem dayanışmacı hem duyarsız olamaz. Kesin bilgi yayın bunu…

En fazla 12 yaşında bir çocuk güçlükle ayakta durabiliyor, babasının mezarına kapaklanıp ağlıyor ve babasıyla son fotoğrafı bu mezar taşında oluyorsa; siz bunu duymuyor, görmüyor, umursamıyor bu acıya ortak olmuyorsanız sonra “bu çocuklar neden taş atıyor, molotof atıyor” diye sormayın.

Son söz… Gezi Ruhu dediğiniz şey Gewer’e kadar ulaşmıyor orada yaşanan katliamı görmüyor, susuyorsa o ruha Fatiha okuyun bitsin gitsin.

(Source: glnddt, via ilesya)

82 notes

balkarabiberlimon:

biraz-garip:

Yunanistan devletinin polisi 6 aralık günü 16 yaşındaki Alexandros’u öldürdü.Öldürdü çünkü; Alexandros kapitalizmin sömürü ve tüketim çarkının bir parçası olmayı kabul etmedi.Öldürdü çünkü; Alexandros iktidarın ve mülkiyetin olmadığı, paylaşma ve dayanışmanın esas olduğu, otoriteyle uzlaşmayan insanların oluşturduğu bir kültürün parçasıydı.Öldürdü çünkü; Alexandros bir anarşistti.Öldürdü, çünkü polis öldürür.Aynı günlerde Türkiye devletinin zabıtası da bir başka genci, 13 yaşındaki Bülent Çalıkıran’ı öldürdü.Öldürdü çünkü; Bülent bayramda pantolon alabilmek için mendil satıyordu.Aynı devletin polisi, 10 ekim günü Engin Çeber’i işkenceyle öldürdü.Öldürdü çünkü; Engin arkadaşını vuran polis hala tutuklanmadığı için protesto eylemindeydi.Öldürdüler; çünkü BÜTÜN DEVLETLER TERÖRİST, BÜTÜN POLİSLER KATİLDİR.İktidar kardeşlerimizi öldürüyor, bu koşullarda isyan kaçınılmazdır."POLİS HERYERDE ÖLDÜRÜR."

az önce memleketin güzel bir kıyısında sanayi işçisi amca yeğen olan Reşit İşbilir ve Veysel İşbilir devletin polisi tarafından öldürüldü. Devletin polisi bununla da yetinmeyerek cenazelerin götürüldüğü hastaneyi basıp cenazeleri koridorlarda sürükleyerek bilinmeyen bir yere kaçırdı. Bu olanlar ilk çağlarda değil az önce 2013 türkiye’sinde oldu.
yaşamaktan utandırıyor yitirdiklerimizin gözbebekleri!!!

balkarabiberlimon:

biraz-garip:

Yunanistan devletinin polisi 6 aralık günü 16 yaşındaki Alexandros’u öldürdü.

Öldürdü çünkü; Alexandros kapitalizmin sömürü ve tüketim çarkının bir parçası olmayı kabul etmedi.

Öldürdü çünkü; Alexandros iktidarın ve mülkiyetin olmadığı, paylaşma ve dayanışmanın esas olduğu, otoriteyle uzlaşmayan insanların oluşturduğu bir kültürün parçasıydı.

Öldürdü çünkü; Alexandros bir anarşistti.

Öldürdü, çünkü polis öldürür.

Aynı günlerde Türkiye devletinin zabıtası da bir başka genci, 13 yaşındaki Bülent Çalıkıran’ı öldürdü.

Öldürdü çünkü; Bülent bayramda pantolon alabilmek için mendil satıyordu.

Aynı devletin polisi, 10 ekim günü Engin Çeber’i işkenceyle öldürdü.

Öldürdü çünkü; Engin arkadaşını vuran polis hala tutuklanmadığı için protesto eylemindeydi.

Öldürdüler; çünkü BÜTÜN DEVLETLER TERÖRİST, BÜTÜN POLİSLER KATİLDİR.

İktidar kardeşlerimizi öldürüyor, bu koşullarda isyan kaçınılmazdır.

"POLİS HERYERDE ÖLDÜRÜR."

az önce memleketin güzel bir kıyısında sanayi işçisi amca yeğen olan Reşit İşbilir ve Veysel İşbilir devletin polisi tarafından öldürüldü. Devletin polisi bununla da yetinmeyerek cenazelerin götürüldüğü hastaneyi basıp cenazeleri koridorlarda sürükleyerek bilinmeyen bir yere kaçırdı. Bu olanlar ilk çağlarda değil az önce 2013 türkiye’sinde oldu.

yaşamaktan utandırıyor yitirdiklerimizin gözbebekleri!!!

287,304 notes

mattbellamymuseofspace:

duod:


Many classic horror icons and other disturbing creatures share common characteristics. Pale skin, dark, sunken eyes, elongated faces, sharp teeth, and the like. These images inspire horror and revulsion in many, and with good reason. The characteristics shared by these faces are imprinted in the human mind.
Many things frighten humans instinctively. The fear is natural, and does not need to be reinforced in order to terrify. The fears are species-wide, stemming from dark times in the past when lightning could mean the burning of your tree home, predators could be hiding in the dark, heights could make poor footing lethal, and a spider or snake bite could mean certain death.
The question you have to ask yourself is this:
What happened, deep in the hidden eras before history began, that could effect the entire human race so evenly as to give the entire species a deep, instinctual, and lasting fear of pale beings with dark, sunken eyes, razor sharp teeth, and elongated faces?

To be honest that last question frightened me more that the picture.

mattbellamymuseofspace:

duod:

Many classic horror icons and other disturbing creatures share common characteristics. Pale skin, dark, sunken eyes, elongated faces, sharp teeth, and the like. These images inspire horror and revulsion in many, and with good reason. The characteristics shared by these faces are imprinted in the human mind.

Many things frighten humans instinctively. The fear is natural, and does not need to be reinforced in order to terrify. The fears are species-wide, stemming from dark times in the past when lightning could mean the burning of your tree home, predators could be hiding in the dark, heights could make poor footing lethal, and a spider or snake bite could mean certain death.

The question you have to ask yourself is this:

What happened, deep in the hidden eras before history began, that could effect the entire human race so evenly as to give the entire species a deep, instinctual, and lasting fear of pale beings with dark, sunken eyes, razor sharp teeth, and elongated faces?

To be honest that last question frightened me more that the picture.

(via eastofthebeast)